Felsefe, Psikoloji

Kaçırdıklarımız / Yaşanmamış Hayata Övgü

Özel bir sebebi olmaksızın kendimi içinde bulduğum, dünyanın sıkıntılı köşeleri de var. Gerçi şimdi seyehatlarimin de yazma ediminin de birer kaçış yolu olduğunu görebiliyorum. Yazmak bir terapi çeşididir; bazen yazmayan, beste veya resim yapmayan insanların, insanlık durumunun özündeki delilik, melankoli, korku ve panikten nasıl kaçabildiklerini aklım almıyor. Auden şöyle der, “İnsanın yiyeceğe ve derin bir uykuya olduğu kadar kaçışa da ihtiyacı vardır.”


Adam Phillips, Greene’den bu alıntıyı yaparak şöyle diyor: Greene kaçış yollarından bahsettiği noktada, Auden’den alıntı yaparak bir bakıma da kendisi kaçmış olur. Peki şimdi ben, hem Phillips’ten hem Greene’den alıntı yaparak nereye doğru kaçıyorum? Ne zaman bir yerden kaçsak başka bir şeye doğru koşarız. Benim sığınağım kitaplar. “Ben bir taşralı tecessüsüyle sürüklendiğim o gürültülü dünyadan, kitapların asude inzivasına iltica ettim.” (Jurnal) Buyrun bir kaçış daha… (Bu “kaçışları” düşüncemi ifade etmek için araç olarak kullanıyorum.)


Baran Sarkisyan‘la sohbetlerimizde, elimizdeki metni döllemekten, onu işlemekten, bükmekten, hatta bazen yazarı dişlemekten, yaralamaktan, yaralanmaktan söz ediyoruz. Günümüzde anlaşılmak bir lüks haline gelmişken, paylaşmak bağ olduğu kadar bir nimettir de. Diyalektik ilerletici, muhabbet kucaklayıcı; muhabbet iyidir, size bir şeyler katan dostlar güzeldir.


Ne diyordum, okumak bir tür kaçınmacılık, sığınaksa, o zaman insan okuyarak neyden uzaklaşmak istediğini keşfedebilir. Metin beni neyin içinden çekip çıkarmaya yarıyor? Onu neyden kaçmak, hangi durumdan çıkıp gitmek için kullanabilirim? Ne istemediğini bilen ve bulmak isteyen ama gerçekten ne istediğini aynı netlikte bilme gereksinimi duymayan pragmatik, metne şöyle der, “Beni buradan çıkar.” Kendi kabul edilebilir imgemizi ne istemediğimizi bilerek mi ne istediğimizi bilerek mi inşa ettiğimiz çok şeyi değiştirir.


“Aşırı yorum, intikam alırcasına kavramaktır.”


Adam Phillips de kitabında, Shakespeare’den, Freud’un edebiyat ve psikanaliz çalışmalarından, Lacan’dan, Bloom’dan, Greene’den, Zizek’ten, Larkin’den, Thoreau’dan ve daha birçok kişiden alıntılar yaparak besleniyor, üretiyor, harmanlıyor, yorum katarak ilerliyor ve bizlerin şu sorular üzerinde kafa yormasını sağlıyor:


Neden bir şeyleri seçmekle başka şeyleri kaçırdığımız hissine kapılırız? Neden illa ki bir şeyleri anlamak, kavramak isteriz? Kavrayamamak neden bir dışlanmışlık ve küçük düşme duygusu verir? Kuralları ihlal etmenin yanımıza kar kalmasından keyif almamız bizim hakkımızda ne söyler? Nasıl olur da yaşamadığımız deneyimler hakkında, yaşadığımız deneyimlere kıyasla daha çok şey biliyormuş gibi görünürüz? Birinin deli olduğunu ne düşündürür bize? Aklımıza bu kelimenin gelmesine sebebiyet verecek ne tür bir kimlik performansı sergilerler? Neden gaddar, gürültücü, rezil, vahşi, tuhaf, suskun, heyecanlı değil de “deli”?


Küçüklüğümüzden beri yakından tanıdığımız hüsran neden kaynaklanır? Aşkla hüsran arasında nasıl bir ilişki var? Peki ya tatmin? Arzulanan şeye ulaşmak tatmin getirir mi, yoksa olası bir tatmini sonsuza dek yok etmekten başka bir işe yaramaz mı? Gerçek bir tatmin mümkün mü? Bilmenin yanı sıra bilmemeyi de öğrenebilir miyiz? Ve bundan nasıl bir fayda doğar? Ya da hayatlarımızın hangi alanında bilmemek, kavrayamamak bize durgunluk değil de canlılık katar? Kavramak ya da kavrama isteği hangi zamanlarda zihnimizin ufkunu daraltır? Kanıksadığımız bir zorbalık, kafamızın içinde bize kavramamamızı emreden biri mi var?


“Bu kitaptan ne çıkarıyorsunuz değil, bu kitap sizi neyin içinden çekip çıkarıyor?”


Bu kitap sayesinde Philip Larkin ile tanıştım. Okuyunuz efenim, naçizane tavsiye. Görüşmek üzere.


İLGİNİ ÇEKEBİLİR:  Bir Aile Cinayeti - Michel Foucault