Peter Paul Rubens, Leda ve Kuğu
Tanrıların, tanrıçaların, kahramanların ve anti-kahramanların hikayeleri, antik Yunan mitolojisi resim ve heykellerinden çağdaş sanata yüzyıllar boyunca romanlarda, şiirlerde, oyunlarda, müzikte ve her tür görsel sanatta sürekli olarak yeniden anlatıldı ve yeniden yorumlandı. Tarih boyunca hayvanlara güçlü mitolojik, kültürel ve dini anlamlar yüklenmiştir. Mitolojik anlatılarda insanın hayvana ya da hayvanın insana dönüşümü sıklıkla yer almaktadır. Kuğu, Yunan mitolojisinde kutsal bir hayvan olarak görülmektedir. Aynı zamanda, aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in iki tekerlekli arabasını süren ve ona ulak olarak hizmet eden kutsal hayvanlardan bir tanesidir.
Leda ve Kuğu miti Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Antonio Allegri da Correggio, Jacopo Tintoretto ve François Boucher başta olmak üzere birçok sanatçı tarafından ele alınmış ve yorumlanmıştır. Söz konusu Antik Yunan mitinin ortaya çıkışı hakkında farklı yaklaşımlar bulunmaktadır.
Söylenceye göre Leda Etolia kralı Thestios’un kızı ve Sparta kralı Tyndareos’un eşidir. Bir gün Eurotas nehrinde çıplak şekilde yıkanırken Zeus kendisini görür ve ona aşık olur. Zeus bu, hemen bu güzel kadınla birlikte olabilmek için bir plan kurar. Kendisini insanı büyüleyen güzellikte tüylere sahip zarif bir kuğuya dönüştürür ve Leda ile birlikte olur. Hikayeye göre Leda bu birliktelikten hamile kalır ama aynı gün kocası Tyndareos ile de birlikte olur ve ondan da hamile kalır. Mitoloji bu, her şey mümkün!

İki ikiz olmak üzere toplam dört çocuk doğurur. Zeus’un çocuklarının Helene ve Kastor; kocası Tyndareos’un çocuklarının ise Klytaimestra ve Polydeukes olduğu belirtilir. Yunan mitolojisinin ünlü kadın kahramanlarından biri olan Helen, Homeros’un İlyada ve Odesa destanlarında bahsedildiği gibi güzelliği ile ün salar. Bunun yanı sıra yaşadığı aşk sonucunda Truva Savaşı’na neden olması ile tarihte yerini alır.
Rubens’in tablosu işte bizlere tam da bu Yunan mitini anlatır. Resmin kompozisyonu, 16. yüzyılın başlarında Leda ve Kuğu’yu ele almış olan Michelangelo’nun kayıp olan bir çalışmasına kadar uzanıyor. Rubens, önde gelen İtalyan Rönesans ressamlarının resimlerinin kopyalarını yapmak ve İtalyan sanatı üzerine çalışmalarını ilerletmek için Roma’ya gitmeye karar verir. Roma’da Michelangelo’nun Leda ve Kuğu’su karşılaşır ve Michelangelo’nun orijinal eserinin bir kopyasını yapar. Rubens, tabloyu iki kere yapar ve her iki tablo da aslında Michelangelo’nun bu kayıp tablosunun varyasyonlarıdır.
Tabloyu inceleyecek olursak:
Rubens eserlerinde İtalyan Rönesansı’nın tekniklerini Barok estetiğiyle birleştirdi. Rubens’in sanat eserlerinin çoğu, dramatik sahneler yaratan ezici bir dizi duygu sergileyen dini figürler, tarihi olaylar ve mitolojiye dayanıyordu. Burada da sözünü ettiğimiz mitolojik hikayeyi görüyoruz.

Erotik tasvirde kuğu ile iç içe geçmiş Leda’yı görüyoruz, başları birbirine dönük; Leda kuğuyu kendine çekerken, bükülmüş sol kolu şehvetle aşağı sarkıyor. Leda tamamen çıplak olarak gösteriliyor, sadece altın bir taçla süslenmiş, vücudunun tüm kıvrımları ve kasları açıkça sergileniyor. Kuğunun gagası neredeyse dudaklarına değiyor, kuğunun başı nazikçe çıplak göğsüne yaslanıyor.

Resimde hareket hissi var, bu Barok dönem resimlerinin bir özelliği. Sanat eseri, duygusal yoğunlukla dolu, hareket veya enerjiyi yakalayan zamanda bir donma anı gibi. Leda’nın ayakları yerden kalkıyor, sanki tablo Leda’nın kuğuyu kucağına aldığı anı yakalamış gibi, Leda bitkin bir şekilde uzanıyor. Rubens’in farklı yüzeyleri betimleme tekniği takdire şayan. Pürüzsüz, sıcak cilt, kuğunun serin, parlak tüyleriyle tezat oluşturuyor. Açık ve koyu renkler arasındaki kontrast, dikkatimizi gerçekleşen yakınlığa yönlendiren derin gölgeler yaratıyor.
Bir başka yazıda görüşmek üzere.
