Felsefe, Pasajlar, Sanat

Sanatın Siyaseti ve Formu

Ben sanatın politik potansiyelini sanatın kendisinde görüyorum; estetik formda görüyorum. Ayrıca, sanatın estetik formu sayesinde, toplumsal ilişkiler karşısında büyük ölçüde özerk olduğunu ileri sürüyorum. Özerkliği dolayısıyla sanat, toplumsal ilişkileri hem protesto eder hem de onları aşar. Böylece sanat, egemen bilinci, sıradan deneyimleri bozar.


[…]


Sanatın politik potansiyeli sadece kendi estetiğinden kaynaklanır. Toplumsal praksisle ilişkisi dolayımlıdır ve boştur. Bir sanat eserinin politik niteliği ne kadar doğrudan ve açıksa, yabancılaşmanın gücünü o kadar kırar; değişimin radikal, aşkın hedeflerini o kadar aşındırır. Bu anlamda, Baudelaire ve Rimbaud’nun şiirlerinde, Brecht’in didaktik şiirlerinden daha yıkıcı bir potansiyel olabilir.


[…]


“Estetik form”u, kısaca, verili bir içeriğin, kendi kendinden oluşan bir bütüne, bir romana, şiire veya oyuna vb. aktarılması olarak tanımlayabiliriz. Böylece eser gerçeklik sürecinden “sökülerek”, kendine ait bir hakikat ve anlam kazanır. Estetik aktarım, dilin, alımlamanın ve anlamanın yeniden biçimlendirilmesiyle sağlanır Böylece gerçekliğin özü –insan ve doğanın bastırılmış potansiyelleri– görünüşte belirir. Onun için sanat eseri, gerçekliği bir yandan sorgularken, diğer yandan onu yeniden temsil eder…


Estetik form, özerklik ve hakikat birbirleriyle ilişkilidir. Her biri toplumsal-tarihsel bir fenomendir ama toplumsal-tarihsel çerçeveyi aşarlar… Sanatın hakikati, kurumsallaşmış olan gerçekliğin (bu gerçekliği kurumsallaştıranların) tekelini parçalamasında yatar. Estetik formun başarısı olan bu parçalanma esnasında, sanatın kurmaca dünyası hakiki gerçeklikmiş gibi görünür…


Sanat dünyası başka bir Gerçeklik İlkesine dayanır, yabancılaşmaya dayanır. Ve sanat yalnız yabancılaşma sayesinde bilişsel bir işlevi yerine getirir: başka dilde iletilmesi mümkün olmayan hakikatleri iletir; itiraz eder.


[…]


Estetik form, gerçekliğin bastırılmış, tabu haline getirilmiş yanlarını, özgürlük göstergelerini ortaya çıkardığı sürece “sanat, sanat içindir.” Mallarmé’nin şiiri bunun en uç örneğidir. Başka başka hayaller, işaretler ve algılar peydahlar; gündelik hayatı parçalayan ve faklı bir gerçeklik ilkesi uyandıran duyusal bir ziyafet yaratır.



Praksise karşı mesafenin ve yabancılaşmanın ölçüsü, sanatın insanlığın kurtuluşuna ilişkin ifadesini oluşturur. Bu durum, özellikle praksise tamamıyla kapalı olan edebiyat eserlerinde gayet açık olarak kendini gösterir. Walter Benjamin, Poe’nun, Baudelaire’in, Proust’un ve Valéry’nin eserlerinde bunun izini sürmüştür. Bu eserler bir “bunalım bilinci” gösterirler: çürüme ve yıkıma karşı, iblisin güzelliğine karşı bir haz; toplumu ve kuralları reddetmenin kutsanması. Burjuvazinin kendi sınıfına karşı gizli bir isyanı.


[…]


Sanatın maddi üretim sürecinden kopması, onun bu süreçte üretilen gerçekliğin gizemini bozmasını sağlamıştır. Sanat, “gerçeğin” ne olduğunu belirlemek amacıyla, kurumsallaşmış olan gerçekliğin tekelini kırar. Bunu, “gerçeklikten daha gerçek olan” ama kurmaca bir dünya yaratarak yapar… Sanatın kendi dili vardır ve gerçekliği sadece bu dille aydınlatır. Ayrıca, sanatın kendi olumlama ve değilleme boyutu vardır ve bu boyut üretimin toplumsal süreciyle uyumlu olamaz.


[…]


Sanat eseri ancak özerk olduğunda politik bir ifade kazanır. Estetik form, sanatın toplumsal işlevi bakımından esastır. Formun nitelikleri baskıcı olan toplumun niteliklerine karşıttır, bu topluma ait hayatın, emeğin ve aşkın niteliklerini reddeder.


[…]


Estetik formasyon, Güzel’in yasası altında oluşur. Güzel’in diyalektiği, olumlama ve değillemenin, avuntu ve acının diyalektiğidir… Bir sanat eseri, kendi kurduğu düzenle gerçekliğin düzenini reddedebildiği ölçüde güzeldir… Güzel, özgürlüğün hayal dünyasına aittir.


[…]


Güzel’in duyusal tözü, estetik bakımdan yüce olanda (sublime) barınır. Sanatın özerkliği ve bu özerkliğe ait politik potansiyel kendilerini bu duyusallığın bilişsel ve özgürlükçü gücünde ifade eder. Onun için, tarihte özerk sanata karşı saldırıların, din ve ahlak adına duyusallığın reddine bağlanması şaşırtıcı değildir… Özerk sanat hep duyusallığın haysiyetsizliğiyle lanetlenmiştir… Adorno, “sürekli olarak Luther, Bismarck gibi isimlerin ağızlarda gevelendiği, mutluluk düşmanlığının, hazdan arınmış çilecilik gibi inançların estetik özerkliğe karşı” olduğunu belirtir. Adorno burada küçük-burjuva cinsellik nefretinin izlerini görür.


[…]


Üretici güçlerin bütün fetişizmine karşı, bireylerin egemen, nesnel koşullar tarafından köleleştirilmesine karşı, sanat, bütün devrimlerin nihai amacını temsil eder: bireyin özgürlüğü ve mutluluğu.


Herbert Marcuse’nin The Aesthetic Dimension: Towards a Critique of Marxist Aesthetics kitabından seçilmiş pasajların çevirisidir (Boston: Beacon Press, 1978, s. ix, xiii, 8, 9, 19, 20, 22, 53, 62-67, 69) Çeviri: Emine Kenan


İLGİNİ ÇEKEBİLİR:  Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi