Pasajlar, Sosyoloji

Sıradanlığın Müstehcenliği

Gerçekliğimizin tamamı deneysel hale geldi. Nihai bir yazgının yokluğunda, modern insan kendi üzerinde sınırsızca deney yapmaya mahkûm. Ancak her şeyin teşhir edildiği noktada (Biri Bizi Gözetliyor’da, reality-show’larda vs.) idrak ederiz, görülecek hiçbir şeyin kalmadığını. Her türlü hedefin aksine, sıradanlıkların, sıfır derecesinin aynasında, ötekinin kayboluşunun kanıtı saklıdır; hatta insanların esasen toplumsal varlıklar olmadıklarının kanıtıdır bu ayna. Bir hazır-nesnenin eşdeğeri – gündelik hayatın, zaten hakim modellerle kotarılmış bir hayatın, olduğu gibi başka yere nakledilmesi. Kontrol ekranında kapalı devre imal edilmiş sentetik bayağılık.


Televizyon evreni küresel gerçekliğin holografik bir ayrıntısı yalnızca. Gündelik hayatımızın en sıradan unsurlarına varıncaya dek, zaten bir deneysel gerçeklik hali içindeyiz. Büyülenmenin kaynağı da bu, dibine kadar gömülme ve kendiliğinden etkileşim. Pornografik röntgencilik mi bu? Hayır. Seks her yerde ama insanların istediği o değil. İnsanlar, içten içe, bayağılık gösterisi istiyorlar – gerçek pornografi, gerçek müstehcenlik bu; hükümsüzlük, anlamsızlık ve sıradanlık.


Vahşet Tiyatrosu’nun (Artaud) taban tabana zıddı. Ama bu da bir vahşet biçimi olabilir – en azından sanal olarak. Televizyonun ve medyanın, dünyadaki (tahammülfersa) olayların hesabını tutmakta her geçen gün daha da yetersiz kaldığı bir zamanda, insanlar gündelik hayatın ve varoluşsal sıradanlığın en ölümcül olay, en şiddetli haber olduğunu, kusursuz cinayetin mahali olduğunu keşfettiler. Öyle nitekim. İnsanlar, Söylenecek-bir-şey-yok’un, Yapılacak-bir-şey-yok’un kayıtsızlığı, kendi varoluşlarının kayıtsızlığı karşısında büyülenmişler, büyülenmiş ve dehşete düşmüşler. Kusursuz Cinayet’i veya bayağılığı kaderin yeni çehresi olarak seyretmek, gerçek bir Olimpiyat oyunu veya yeni bir ekstrem spor haline geldi.


Esasen, bunların tümü, zamanaşımına uğramayacak bir hakka ve arzuya, Hiç olma ve Hiç olarak görülme hakkına ve arzusuna tekabül ediyor. Kaybolmanın iki yolu var: İnsan ya görülmemeyi talep eder (imaj hakları konusundaki mevcut sorun budur) ya da kendi hükümsüzlüğünün hezeyanlı teşhirciliğine başvurur. İnsan, hükümsüz olarak görülmek ve seyredilmek için kendini hükümsüz kılar – var olma zorunluluğu ve kendi olma yükümlülüğü karşısındaki nihai korunma.


İşte aynı anda var olan ve birbiriyle çelişen iki talep buradan doğar: Bir yanda görünmeme, diğer yanda sürekli görünür olma talebi. Herkes aynı anda iki tarafta birden oynar ve bu ikilemi hiçbir etik veya yasa çözemez – kayıtsız şartsız görme hakkı ve eşit derecede kayıtsız şartsız olan görünmeme hakkı ikilemi. Azami enformasyon bir insan hakkıdır, dolayısıyla zoraki görünürlük, enformasyonun ışığına aşırı maruz kalma da bir insan hakkıdır.


Foucault’nun dediği gibi, günah çıkarmanın/itirafnamenin en üst biçimi olarak “kendini ifade etmek”. Konuşmak, konuşmak, durmadan iletişmek. Bu ifade aynı zamanda dile şiddet uygular, çünkü dili özgünlüğünü kaybetmeye zorlar; dil, bir mecradan, bir görünürlük işlemcisinden ibaret olur, hakkında konuştuğu şeyden daha önemli olmasını sağlayan ironik ya da simgesel boyutunu kaybeder.


Bu müstehcenliğin ve açık seçikliğin/saçıklığın en kötü yanı, gerçek bir şantajın sonucu olan zoraki paylaşmadır, izleyenin otomatik işbirliğidir. İşlemin en bariz hedefi budur: kurbanlarının –gönüllü– kulluğu, kendilerine yapılan yanlışlardan zevk almaları ve metazori utançları. Koca bir toplumun, bunun temel mekanizmasını paylaşması: dışlama – ama allah için, etkileşimlisinden bir dışlama! Hep beraber seçilen, hevesle tüketilen.


Her şeyin sonu görünürlükse –tıpkı sıcaklığın enerji kuramında varoluşun en alt formu olması gibi–, o zaman aslolan, bu simgesel mekân kaybını, hayatın büyüsünü kaybetmesinin bu en uç biçimini, bir temaşa, hayranlık ve sapkın arzu nesnesine dönüştürmektir. “Homeros’un zamanında Olimpos tanrılarının temaşa nesnesi olan insanlık, şimdi kendi kendinin temaşa nesnesi. İnsanın kendine yabancılaşması öyle bir boyuta ulaştı ki, kendi yıkımını en yüksek estetik haz olarak yaşıyor”. (Walter Benjamin)


Jean Baudrillard, 29 May 2001, “L’élevage de poussière” 


İLGİNİ ÇEKEBİLİR:  Helbling'in Hikayesi II