Cinsellik, Sanat, Sinema, Sosyoloji

The Lobster, Michel Foucault’nun Özne ve İktidar Perspektifinden Filmin İncelemesi

Bir şey hissetmediğiniz halde hissediyor gibi yapmak mı zordur yoksa bir şey hissettiğiniz halde hissetmiyor gibi yapmak mı?


Yorgos Lanthimos’un yönetmenliğini üstlendiği 2015 yapımı The Lobster filmi, yakın bir gelecekte gerçekleşeceği varsayılan distopik toplum yapısını sürreal bir tarzda kurgulamakta ve bireyin mevcut sistem içerisinde iktidara karşı yaşadığı baskılanma duygusunu konu edinmektedir. Filmin evrenini üç farklı mekân oluşturmaktadır; modern toplum bireylerinin yaşadığı “kent”, modern toplumu benimsemeyen kaçakların yaşadığı “orman” ve bireyleri modern topluma adapte etmek üzere bir eğitim kampı işlevi gören “otel”.



Konu hem distopik hem masalsı hem de sürrealist yapıda; film, kurulu dünya düzenin saçmalıklarına göndermelerle dolu. Film, bireylerin yalnız olmasının kanunlarca yasaklandığı, tekliğin zor olduğu anlayışının dayatıldığı, çift olmanın yüceltildiği bir evrende geçmektedir. Herhangi bir sebepten yalnız kalan bireyler, diğer yalnızlarla eşleşebilecekleri bir otele gönderilmektedir. Oteldeki tüm yalnızlara, kendilerine bir eş bulabilmeleri için 45 gün süre verilir. Aksi takdirde, kendi seçtikleri bir hayvana dönüştürüleceklerdir ve seçtikleri hayvanın da bireylerin kendileri ile uyumlu özellikte olması istenmektedir.


Bu evrende duyguların, kişilerin bir önemi yoktur, insanların sadece sistemin birer parçası olduğu her karede vurgulanmaktadır. İktidar, ilişki biçimlerine, yönelimlere, cinselliğe, her şeye müdahale eder. (David’e ilişki tercihinin homoseksüel mi heteroseksüel mi olduğu sorulduğunda, tereddütte kaldıktan sonra, biseksüellik seçeneğinin olup olmadığını sorması ve böyle bir seçeneğin olmadığını öğrendikten sonra heteroseksüelliği seçmesi, otel yönetiminin iki ilişki biçimini onaylarken diğerini yok saydığı ve iki seçenek arasında tercih yapmaya zorladığını gösterir.)



“Uygun” eş bulunduktan sonra da müdahale devam eder. Örneğin, otelde kendisine uygun eşi seçen bireyler, eğer aralarında bir sorun yaşanırsa hemen hazırda bulunan bir çocuk o çiftlere verilir. (Çocuğun günümüz toplumundaki evliliklerde kurtarıcı olarak görülmesi ve bu şekilde sürdürülen evliliklerin doğruluğu sorgulatılması.) Filmdeki faşist toplumda, bireylerin kendi benlikleri ile var olamadığı görülmektedir. Otel yöneticileri kişilerin kendi kendilerine yetebilmelerini engellemek için çeşitli yaptırımlar uygulamaktadır. (Mastürbasyon yapan kişiye fiziksel şiddet içeren cezalar verilmesi, yalnızların otel çalışanları tarafından düzenli olarak tahrik edilmesi fakat tatmine uğratılmaması, bireylerin hükümete bağlılığını ve aidiyetini sağlamak için gerçekleştirilir.)



Filmdeki evrende, tek başına yürüyen bir kadının tacize uğrayacağı, eşi ile yürüyen kadının eşinin koruması altında olduğu, hem erkeğin hem de kadının birbirileriyle çıkar ilişkisi içinde birlikteliği anlayışı vardır. Sizce bu minvaldeki anlayış günümüzde distopik mi?


Devletin/iktidarın gelişmiş gözetleme ve denetleme mekanizmalarını toplumu kontrol etmek için kullanmasını izlerken Foucault’yu anmamak, ona hak vermemek imkansız. Foucault, toplum içerisinde mutlak anlamda genelleşmiş gözetim yapıları olduğunu, ceza sisteminin, adli sistemin, hapishanelerin de bu yapıların birer parçası olduğunu söylemektedir. Bu konuya, Panoptikon yazısında değinmiştik. (Foucault, Panoptikon’un bir yönetim biçimi olduğunu, zihin üzerinde iktidar uygulama biçimi olduğunu belirtiyor, toplumların hatta bütün dünyanın dev bir panoptikon olduğunu bize anlatıyor, yine aynı şekilde toplumların, bu gözetleyicinin bizler için yarattığı hücrelerde, birbiriyle iletişim kuramaz şekilde bireyselleşmiş olarak yalnızca gözetleneceği korkusuyla yaşadığından söz ediyor.)



Bu bağlamda, konuyu detaylıca düşünebilmek adına, SineFilozofi Dergisi‘nde yayımlanan inceleme yazısındaki şu kısmı sizlerle paylaşmak isterim:


Michel Foucault’nun Özne ve İktidar Perspektifinden The Lobster Filminin
İncelenmesi


The Lobster filmi, yakın bir gelecekte iktidarın daha da aşırılaşması durumunda oluşabilecek distopik bir ortamı dramatik bir anlatı biçimiyle izleyicisine aktarmaktadır. Filmde iktidarın her yerde olduğu ancak iktidarın devlet gibi bir sistematik yapıyla değil, Foucault’nun argümanıyla benzer bir biçimde söylemler ve mekânlar üzerinden oluşturulduğu görülür. Üç temel mekân olan Kent, Otel ve Orman’da farklı iktidar pratikleri uygulanmaktadır. Kent, bilimin, teknolojinin ve kısmen de olsa çağdaş mimarinin filmde görüldüğü modern toplumun egemenlik mekânıdır.



Kent’te her bir bireyin iktidarın düşünüş biçimine uygun olarak kendisine uygun bir partner ile yaşaması şart koşulur, bu durum da Kent’in anatomo-politikasını oluşturur. Otel, Kent’in hapishanesi olarak işlev görür. Otel de tıpkı Kent gibi ancak küçük ölçekte bedenler üzerinde biyopolitika uygular; eğer 45 gün içerisinde kişi kendisine uygun bir partner bulamazsa bir hayvana dönüştürür, yani bireylerin insan olma hakkını elinden alır. Foucault’nun bahsettiği biyopolitika düşüncesindeki iki temel unsur, yani bedeni bir makine gibi disipline etme ve verimli kılma amacı ile bedeni/toplumu konu edinen nüfus biyopolitikası, filmde Otel ve Kent’in iktidar uygulamaları arasındadır.


Cinsellikle ilgili unsurlar filmde belirgin bir biçimde politikleştirilir ve iktidarın bir mekanizması haline gelerek, denetime sokulur. Kent’in iktidarına ve Otel’in gözetimci ve baskıcı iktidarına boyun eğmek istemeyenler ise iktidarın karşısındaki direniş unsuru olan ve Orman’da barınan Yalnızlar grubuna katılırlar. Ancak direniş de iktidarın bir parçasıdır, dolayısıyla burada da Kent’inkinden farklı ancak benzer şekilde disipline etme amaçlı uygulamalar bulunur. Bahsi geçen üç mekân, filmin distopyasını oluşturan temel elementlerdir. Filmde, her yerde bulunan iktidara rağmen bireylerin özne olma arayışları anlatılır.



Filmde bilim modern kurumların tekelinde olup, iktidarın oluşturulması amacıyla kullanılmaktadır. Kent’teki göz doktorunun Yalnız Lider’in isteği üzerine herhangi bir etik sorgulama olmaksızın Miyop Kadın’ı teknolojiyi kullanarak doğrudan kör etmesi ve Otel’de Dönüşüm Odası’nda bireylerin 45 günün sonunda bir hayvana dönüştürülmeleri bilimin filmdeki kullanım alanları olarak görülür. Bilim, iktidarın yaratılışında büyük rol oynamakta ve beden üzerinde uygulanan biyopolitikaların aracısı olarak toplumun bireylerini korkuyla tutsak etmektedir. Filmde ayrıca, kolluk kuvvetlerinin partneriyle gezmeyen bireyleri tespit etmek amacıyla Kent’te herkesi gözetim altında tuttukları ve yeri geldiğinde kelepçeleyerek gözaltına aldıkları görülmektedir.


İktidarın denetim ve gözetim uygulamalarıyla baskı altında yaşayan toplumun bireylerinin çoğunun Foucault’cu anlamda etik bir özne olamamalarından dolayı çeşitli iktidar uygulamalarını kabullenmiş oldukları görülür. Filmin başkarakteri David, miyop özelliği ile kendisine uygun bir partner ararken iktidarın farklı mekanlar üzerindeki uygulamalarına maruz kalır. Kendisine uygun birisini bulması iktidarın istediği biçimde olmalıdır, yani dış özelliklerin benzerlikleri üzerine kurulu bir eşleşmeyi arzulamaktadır. Bu isteği, iktidara karşı direniş içerisindeyken mümkün bir hale gelir. İktidarın etkisinden çıkamayan David, partneriyle beraber direnişten tekrar iktidarın egemenliği altına geçmeyi hayal eder.



Dolayısıyla David karakterinin Foucault’cu anlamda aslında iktidarın yarattığı bir özne olduğu söylenebilir. İktidarın çizdiği sınırları göremez, kendisine dayatılan tek boyutlu yaşam tarzının dışına çıkamaz, kendi etik öznesini yaratmaya çalışırken ilişki bağlamında Topallayan Adam’ı taklit etmeye çalışır ancak bu süreci içselleştiremediği için başaramaz ve direnişe zorunlu olarak katıldığından ötürü direnişin aslında iktidarın farklı bir yüzü olduğunu idrak edemez. Romantik ilişkisinde dahi iktidarın istediği bir biçimde kendisi gibi miyop olan birisine yönelir ve onunla ilişkisinin zorunluluk olduğunu hisseder. Dolayısıyla şarkı dinlerken bile partneriyle senkronize olmayı düşünen David için iktidarın yarattığı düşünüş biçiminden başka bir algı seti bulunmamaktadır.



Yönetmen Yorgos Lanthimos’un filmi için yarattığı David karakterini Foucault’cu bir perspektiften ele aldığımızda modern bireyin ‘shortsight’ ya da ileriyi görememe sorunundan bahsedildiği görülür: modern birey, günümüz toplumunda iktidar tarafından her açıdan kuşatılmıştır ve kendi öznelliğine yönelik arayışları da ileriyi görmekten yoksun olmasıyüzünden kaderini kontrol edememeye mahkûmdur. Bu bağlamda filmin sonunun ucu açık bitmesi izleyicilere etik özne olabilmeye dair önemli bir soru sordurtur:


David, iktidar tarafından düşüncelerinin yönlendirildiğini fark edecek ve kendisini kör etmekten vaz mı geçecek, yoksa David’in olacakları görememe yoksunluğu yüzünden kendisini kör etme teşebbüsü körlük veya yaraya bağlı olarak ölümle mi sonuçlanacak? Yanıtın ancak izleyicinin de kendi içinde yaşadığı gerçekliğindeki iktidarın öznelliği üzerindeki etkisini fark etmesiyle birlikte değişebilmesi mümkün hale gelebilecektir.



Filmin adının neden The Lobster olduğunu yukarıdaki sahneden anlıyoruz. David, yüzmeyi çok sevdiği ve ıstakozlar yüz yıl kadar yaşadığı için kendisine uygun olarak dönüşeceği bir hayvan seçerken ıstakozu (lobster) seçiyor. İzlemenizi tavsiye eder, görüşmek üzere derim efem. Sevgiyle.

İLGİNİ ÇEKEBİLİR:  Dansın Devrimci Kraliçesi

Kaynak:

SineFilozofi Dergisi, 2019 Özel Sayı Sayfa 103-104, Can Diker
Gizem Özdel, Foucault Bağlamında İktidarın Görünmezliği Ve “Panoptikon” İle “İktidarın Gözü” Göstergeleri
Michel Foucault, Hapishaneni Doğuşu
Frediric Jameson, Ütopya Denen Arzu 
Ali Gürbulut